program,flim,müzik,kürt,türk,özgün,ingilizce,programlar,eğitim setleri,şarkı sözleri
Modern Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden olan Mehmed Uzun, 1953 Siverek Doğumlu. 1977 yılından bu yana Avrupa’da, İsveç’te yaşıyor. Kürtçe, Türkçe ve İsveççe edebi çalışmalarıyla çok dilli, çok kültürlü olan Mehmed Uzun, uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. Ayrıca İsveç Pen Klübü ve Uluslararası Pen Klüp’te aktif çalışıyor. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği’nin de üyesidir.
Bugüne kadar Kürtçe yedi roman yazan Mehmet Uzun’un romanları başta Türkçe olmak üzere bir çok dile çevriliyor. Denemeleri de çeşitli dergi ve gazetelerde yirmiye yakın dilde yayınlanıyor. Mehmed Uzun, "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" romanı ve "Nar Çiçekleri" adlı deneme kitabı ile ilgili olarak 2001 baharında yargılandı ve aklandı. Aynı yıl Türkiye Yayıncılar Birliği’nin her yıl verdiği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü, roman sanatına ilişkin belirleyici katkılarından dolayı Berlin Kürt Enstitüsü’nün Edebiyat Ödülünü, yarattığı edebiyat ve sözün özgürlüğüne ilişkin duruşundan dolayı İskandinavya’nın en önemli ödüllerinden olan Torgny Segerstedt Özgürlük Kalemi Ödülünü ve 2002’de İsveç kültür yaşamına sunduğu değerli katkılarından dolayı İsveç Akademisi’nin Stina-Erik Lundeberg Ödülü’nü aldı.
Mehmet Uzun’un yayınlanmış yapıtları:
TU (Sen), Roman, 1985; Mirina Kalekî Rind (Yaşlı Bir Rind’in Ölümü), Roman, 1987; Siya Evînê (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde), Roman, 1989; Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê (Evdalê Zeynikê’nin Günlerinden Bir Gün), Roman, 1991; Destpêka Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatına Giriş), İnceleme, 1992; Hêz û Bedewiya Pênûsê (Kalemin Gücü ve Görkemi), Denemeler, 1993; Mirina Egîdekî (Bir Yiğidin Destanı), Destan-Ağıt, 1993; Världen i Sverige (Tüm Dünya İsveç’te), Edebiyat Antolojisi, M. Grive ile Birlikte, 1995; Antolojiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyat Antolojisi), Antoloji, iki cilt, 1995; Bîra Qederê (Kader Kuyusu), Roman, 1995; Nar Çiçekleri, Deneme, 1996; Ziman û Roman (Dil ve Roman), Söyleşiler, 1997; Bir Dil Yaratmak, Söyleşiler, 1997; Dengbêjlerim, Deneme, 1998; Ronî Mîna Evînê - Tarî Mîna Mirinê (Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık), Roman, 1998; Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, Deneme, 2002; Dicle’nin Sesi I - Hawara Dîcleyê (Dicle’nin Yakarışı), Roman, 2002; Diclenin Sesi II - Dicle’nin Sürgünleri, Roman, 2003.
Milliyetçilik, milletten türetilmiş bir kelimedir. Arapça olan millet kelimesi "din topluluğu", manasına gelmektedir. Dilimizde millet "nation" kelimesine karşılık olarak kullanılmaktadır. Lâtince bir fiil olan "nasci" den gelen "nation" aynı yerde doğmuş bir insan topluluğu manasını ifade etmektedir. İngilizcede milliyet anlamına gelen "nationality" kelimesinin varlığı 1691'den itibaren tespit edilmişse de, bunun bugünkü anlamda ilk kullanılışı 19. yüzyılın başlarındadır. Fransızcada da aynı anlama gelen "nationalite" kelimesi ilk defa 1885'te Akademi Sözlüğü'ne girmiştir. Milletin tanımı, tartışmalı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda milleti "dilce, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir" şeklinde tanımlamaktadır. Yusuf Akçura'ya göre ise millet, "ırk ve dilin esasen birliğinden dolayı içtimaî vicdanında birlik hasıl olmuş bir cemiyet-i beşeriye"dir. Sadri Maksudi Arsal'a göre milleti teşkil eden unsurlar şöyle sıralanabilir; "milleti teşkil eden kişilerin bir devlet içinde yaşaması veya yaşamış olması, nüfus, coğrafi alan, bağımsızlık, dil birliği, örf ve âdetler birliği, ortak dinî inançlar, millî seciye, çoğunluğun aynı ırktan olması".
Mehmet Gönlübol, milliyetçiliği "millî devletleri siyasî örgütlenmenin ideal birimi olarak kabul eden, milletlerin yaratıcı kültür enerjisinin ve ekonomik refahın kaynağı olduğuna inanan görüşün ve duyuş ve düşünüş havasının geniş halk kitlelerine yayılmış biçimidir" diye tanımlamaktadır. Halk arasında milliyetçilik ile insanın üyesi olduğu millete duyduğu derin bağlılık duyusu anlatılır. Diğer bir ifade ile milliyetçilik, millet olmanın eyleme dönük bilincidir. Seton-Watson'a göre milliyetçiliğin iki esas anlamı vardır. İlk anlamıyla milliyetçilik milletlerin karakterleri, çıkarları, hakları ve görevleri ile ilgili doktrini ifade etmektedir. Diğer anlamıyla milletlerin ileri sürdükleri amaçları ile çıkarlarını ilerletmeyi amaç edinen örgütlenmiş siyasî bir akımdır. Bu akımın gerçekleştirmeyi istediği iki ana amaç bulunmaktadır. Bunlar; milletin hakim olduğu bağımsız bir devletin yaratılması ile millî birliktir. Mehmet Nihat ve Emre Cemiloğlu'na göre "millet ve milliyetçilik, temelde, bir mensubiyet şuurunu ve şuurun icaplarının yerine getirilmesini" ifade eder. Ernest Gellner'e göre "Milliyetçilik en genel ve basit anlamıyla, siyasî birim ile millî birimin çakışmalarını, örtüşmelerini öngören siyasî bir ilkedir". Marksistlere göre ise millet, milliyetçilik ve din, birer sahte bilinçler olup sahici ilişki ve kimlikleri tayin eden sınıf ilişkileridir Millet ve milliyetçilik evrensel değildir ve aşılması gereken geri unsurlardır.
Çünkü insanlık tarihi bir ilerleme tarihidir. Burada Marksistler, sınıf ilişkilerinin ve sınıf kimliğinin tek etken olduğunu ve millet ile din kimliklerini yok eden bir mahiyet taşımadığını ileri sürerek ve insanlık tarihinde dinin ve milletin medenileşme hareketlerinde oynadığı rolü göz ardı etmişlerdir. Genellikle milliyetçiliğin ana kavramları, ana vatan ve millî sınır, ana dil ve yazı, din, tarih ve eğitim, ırk ile sınırlandırılmıştır. Bunlar milliyetçiliği şekillendiren millî karakteri oluştururlar. Buna göre her milletin müşterek bir karakteri vardır. Bazıları millî karakteri ırk ve kanın tayin ettiğini belirtmişler; bazıları ise iklimin, siyasî-dinî- sosyal-ekonomik şartlarla değişen âdetlerin millî karakteri tayin ettiğini belirtmişlerdir. Elie Kedourie milliyetçiliği açık ve kapalı olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Açık milliyetçilik ırk ve etnik kökeni göz önüne almadan vatandaşlardan meydana gelen siyasal bir toplumu, bir toprak teşkilâtını ifade eder ve idealini gelecekte arar. Kapalı milliyetçilik ise, milletin millî karakteri olan kan ve ırk gibi ortak kökenler ve ana vatanlarında köklü bir şekilde bulunmuş olma gibi konuları işler. Bu şekilde millî karakterin saflığını ileri sürerek bunun yabancı etkiler altında bozulmamasına çalışır ve ideallerini kavmi ve eski geçmiş üzerine kurar. Türkiye'de bu adla anılan bir partinin, Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu ve genel başkanı olan Alparslan Türkeş'e göre milliyetçilik "Türk milletini sevmektir.
Türk milletini sevmek ise, Türk milletinin iyiliğini istemek, onun yüceltilmesi için çalışmak, onun hakkını, hukukunu çiğnetmemek ve milletimizi kısa zamanda dünyanın en çok refaha ermiş, en zengin, en güçlü toplumu hâline getirmek; dağınıklığı gidermek, esaret altında bulunanların esaretten kurtulmasını sağlamaya çalışmak ve Türklerin kendi aralarında sıkı bir sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî iş birliğinin gelişmesini sağlamak demektir.
Türk milliyetçiliğinin ilk izlerini 8. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bulunan Orhun Abideleri'nde görmekteyiz. "Türk" adı da yazılı olarak ilk defa bu abidelerde zikredilmektedir. Abidelerde Türk adı, yalnızca Türk kavminin adı değil Türk devletini karşılayan geniş bir deyim olarak kullanılmıştır. Göktürk Hakanı Bilge Kağan, "Çin milletinin sözü tatlı, hediyesi yumuşak imiş, Çin milleti tatlı sözü, yumuşak kumaşıyla Türk milletini kendine yakınlaştırmış, kendine yakınlaşmayanı da öldürmüş. Pek çok Türk milleti bu tatlı sözlere ve yumuşak hediyelere kanarak öldünüz" diye milletini uyarmış; "Türk milletinin adı, sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Tanrı buyurduğu ve bahtlı olduğum için ölecek hâle gelen milleti dirilttim. Aç milleti tok, az milleti çok hâle getirdim" diyerek milleti için çalışmanın gerekliliğini belirtmiş; "Ey Türk, Oğuz Beyler, millet işitin! Yukarıda mavi gök çökmezse, aşağıda yağız yer delinmezse, senin ilini töreni kim bozabilir?...
Ötüken ormanında kalırsan, yurdunu ebediyen elinde tutacaksın" diyerek ülkenin ve törenin önemini belirtmiş; "Türk beyler Türk adını bıraktı, gelinlik kızların cariye, yiğit erkeklerin köle oldu" diyerek Türk adının önemini vurgulamış; "Ey Türk titre ve kendine dön!" diyerek de millî şuurun ve benliğin önemini belirtmiştir. Türklerin İslâmiyet ile tanışmasından hemen sonra 11.yy'da Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek için yazılan ilk Türkçe sözlük Divanü Lügati't-Türk'te Kaşgarlı Mahmut "Gördüm ki Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş, onlara Türk adını kendisi takmış, hakanlığı onlara kendisi vermiş. Zamanımızın padişahlarını hep onlardan teşkil etmiş. Cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış. Her kim onların diline sığınırsa onu kendinden sayıyorlar, her türlü korkudan kurtarıyorlar. Bunun içindir ki Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta, bu vesileyle zarar ve ziyandan kurtulmaktadır" diye Türk milletini övmüş ve "Türk dilini öğreniniz çünkü onların uzun sürecek saltanatları vardır" diye bir hadisi belirtmiştir. Hadis doğruysa, Türk dilini öğrenmenin dinî bir vazife olduğunu, eğer hadis doğru değilse böyle bir hadisin uydurulmasının Türk dilini öğrenmek veya öğretmek ihtiyacından doğduğunu belirtmiştir. 12.yy'da yaşayan Fahrettin Mübarekşah, Türk ve İslâm büyüklerinin seceresini belirtmek için yazdığı "Secere-i Ensâb" adlı eserinde Türk sedef içinde deryada bulunan bir inci gibidir.
Kendi yurdunda bulunduğu zaman kadir ve kıymeti yoktur. Lâkin oradan çıkınca denizden ve sedeften çıkmış inci gibi kıymetlenir ..... Arapçadan sonra Türkçeden daha iyi ve daha heybetli hiçbir dil yoktur" demiştir. Daha sonra aynı şuuru Hindistan'da bir Türk İmparatorluğu kurmuş olan Babür'ün Hatıraları'nda, Çağatay döneminde Hüseyin Baykara ve Nevâî'nin eserlerinde görmekteyiz. Hatta Nevâî, Farsça ve Türkçenin mukayese edildiği Muhakemetü'l- Lügateyn adlı bir eser de yazarak, bu eserinde "Türkler Sartlardan daha keskin zekâlı, daha üstün anlayışlı, daha pak ve daha saf yaratılışlıdır. Türklerin küçükleri, beyleri kölelerine kadar Farsçayı öğrenmelerine rağmen, Sartlar, Türkçeyi öğrenememişlerdir. ... Türkçede incelikler, derinlikler yükseklikler çoktur. Bugüne kadar hiç kimse bunları inceleyerek meydana çıkaramadığı için gizli kalmışlardır. Türk'ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir yazmaya özenirler .... Ana dilin üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü" gibi ifadelerle Türklerin ve Türk dilinin yüceliğini belirtmiştir. Özbek hanlarından Yadigar Han'ın torunu Hive Hanı Ebü'l-Gazi Bahadır Han, milletin tarihi ile şuurlu bir övünç duymuş, Tanrı tarafından Türk olarak yaratılmayı bir şeref bilerek 17.yy.'da Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türkî adlı eserlerini vermiştir.
Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Farsçanın edebiyat ve sanat dili, Arapçanın ilim dili olarak geliştiğini, Türkçe'nin ise halk arasında konuşulduğunu, kullanılmaya kullanılmaya köreldiğini görmekteyiz.
Buna rağmen XIII.yy'da Âşık Paşa, Garibnâme adlı eserinde
"Türk diline kimse bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri"
gibi mısralarla, Türkçenin o çağlarda nasıl ihmal edilmiş olduğunu, bu yüzden Türklere bile gönül verilmediğini, hatta bizzat Türklerin bile bu güzel ve ince dili bilmediklerini söylemektedir. 17.yy'da yaşamış olan Vanî Mehmet Efendi "Arâisü'l-Kur'an ve Nefâisü'l- Furkan" isimli Kur'an tefsirini kaleme almış, Türk ve Oğuz kelimelerini rahatlıkla kullanan bir Türk milliyetçisidir. Vânî Mehmet Efendi, Arap medresesine intikal eden ve muhtelif ırklardan mürekkep Osmanlı uleması tarafından körüklenen Arap hayranlığı ve Türk düşmanlığı cereyanına sırf ilmî sebeplerle isyan etmiş, Arap tefsircilerinin Ye'cüc ve Me'cüc'ü Türkleştirmelerine mukabil "Türkler, Kur'an'da bahsi geçen Zülkarneyn'den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki, bu hususta tereddütü mucip olacak bir nokta yoktur" ifadesiyle aksini müdafaa etmiş; Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı demir ve bakırdan bir set yaptıran Zülkarneyn'i Türkleştirmiştir.
18. ve 19.yy'da batıda Türkoloji çalışmaları artmış, Orhun Abideleri ve Kutadgu Bilig gibi Türklerin temel kaynakları çözülmüştür. Bir taraftan da Osmanlı Devleti devamlı toprak kaybediyordu. Eflâk ve Bûdan kaybedilmiş, Sırplar, Yunanlılar ve en nihayet Bulgar da müstakil birer devlet kurmaya muvaffak olmuşlar, gayri Türk unsurlar, Türk olmadığını söyleyen kendi soyundan insanlarla birleşip teşekküller kurmaya başlamışlardı.
İşte bu dönemde cılız da olsa Edirneli Nazmî ve Mahremî gibi yazarlar Türkî-i Basit adı verilen cereyanla sade Türkçeyle eserler vermişlerdir. Bu cereyandan sonra Fransız İhtilâli'nin etkisi altında kalarak eski edebî ananelere karşı bir aksülâmel yapmak için lisanın sadeleşmesini ortaya atan Tanzimat'ın ilk neslini yani, Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa ekolünü görmekteyiz. Bu nesil eski şiir kalıplarını ve tertipleri reddederek, vatan, millet, halkçılık mefkûresine hizmet eden ve tamamen Fransız edebiyatından mülhem bir edebiyat yaratmak istiyorlardı. Şinasi 1860 yılında çıkardığı Tercüman-ı Âhval gazetesinin mukaddemesinde "Türk yurdunda gayrimüslim tebaanın kendi lisanlarıyla birer gazete çıkarmakta oldukları halde millet-i hâkimeden hiç kimsenin Tercüman-ı Ahval'in intişarına kadar böyle bir teşebbüse girişmediğini" söylerken Türk milletini diğerlerinden ayırarak aslî unsur olarak belirtmiştir. Namık Kemal ise "Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten" diyerek millet yolunda çalışmanın yüceliğini belirtmiştir. Ziya Paşa'da da dil ve edebiyat alanlarında Türkçü bir tutum görülür. Bunu Hürriyet gazetesinde yayımladığı "Şiir ve İnşa" makalesinde görmekteyiz. Ziya Paşa, bu makalesinde "Türk edebiyatında öteden beri kullanılan şiir ve nesir lisanın tabiî bir lisanın olmadığını, tabiî Türk şiirinin halk şairleri arasında yaşadığını; Türk dilinde edebî eser yazmanın lâfız oyunlarına uymak mecburiyeti yüzünden bir kat daha zorlaştığını ileri sürmektedir. Tanzimat'ın en renkli siması Namık Kemal'dir.
Namık Kemal'in kendini Arnavut sayması yer yer Osmanlı tabiriyle Türk kelimesini yer değiştirerek kullanmış olması, bazı şüphelere yol açtıysa da Osmanlı Devleti'nde hâkim millete mensup bir vatanperverin kavimci bir millet ilkesi izlemesinin tasavvur dışı olduğu muhakkaktır. Namık Kemal'in en önemli tarafı, Tanzimatçılar karşı tepkisi, Tanzimatçıları batılılaşma içinde kendi benliklerini kaybetmelerini ve gayrimüslim tebaaya verilen haklarla Türk-Müslüman hâkimiyetini sarstıkları yolundaki itirazıyla, vatan-millet-hürriyet gibi kavramları bu konuda hiçbir terbiye almamış topluma sokarak daha sonraki milliyetçi gelişme için bir nebze yönlendirilmiş bir kitle hazırlamıştır.
Bu yüzyılda Avrupa'daki Türkoloji çalışmaları Türkiye'de de etkisini göstermiş Ahmet Vefik Paşa'yla başlayan ilmî milliyetçilik Süleyman Paşa, Özbekler Tekkesi Şeyhi Süleyman Efendi, Ali Süavî, Ahmet Cevdet, Ahmet Mithat Efendi, Veled Çelebi, Şemseddin Sami ve Bursalı Tahir'le devam etmiştir.
Lise tahsilini Fransa'da yapan Ahmet Vefik Paşa, birçok doğu ve batı ülkesinde elçilik yapmış, maarif nazırlığı, dahiliye nazırlığı ve sadrazamlık(Başbakanlık) görevlerinde bulunmuş, Avrupa'daki Şarkiyat çalışmalarını yakından takip etmiş bir milliyetçiydi. Önce Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk adlı eserini Çağatayca Türkçesinden Osmanlıca Türkçesine aktarmıştır. Bu suretle Orta Asya tarihinin bilinmeyen bir kısmını Türkiye Türklerine tanıtmak ve bizim millî tarihimizin Osmanlılarla başlamadığını, Türk'ün çok daha eski ve asil bir tarihi olduğunu ortaya koymuştur.
Simavnalı Şeyh Bedrettin, 1420 tarihinde doğmuştur. Gerek Türkiye Devrim tarihinin, gerekse bütün insanlığın Sosyal Devrim tarihinin en ilgi çekici, en büyük kahramanlarından biridir.
Bu büyük devrimcinin hayatı ve yaşadığı devrin olaylarına kısaca bir göz atacak olursak şunları görürüz.
Şeyh Bedrettin'in zamanına kadar medeniyetler dıştan gelen barbar akınlarıyla -tarihsel devrimle- yıkılırlardı. Aksak Timur'un Yıldırım Beyazıt üzerine yaptığı akın tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Şuursuz medeniyet yıkılışları karşısında ilk sosyal devrimi yapmaya çalışan, Modern çağın müjdecisi Bedrettin, düşünce ile davranışlarını birleştiren büyük bir kişidir. Düşüncelerini "Varidat" ve "Teshil" isimli kitaplarında söylemiştir.
Şeyh Bedrettin gençliğinde uzun seneler Mısır'da; fıkıh, kelâm... gibi zamanının ilimlerini tahsil etmiştir. O devirde halkın durumu yürekler acısıydı. Osmanlı Devleti, Padişah tarafından yönetilir; padişahın soyca yakınları olanlar; sultan, han, hünkâr ve hünkâr beyleri vb. adlarla ülkenin verimli topraklarını aralarında paylaşıp, topraksız köylüleri köle gibi çalıştırırlardı. Bu köylüler savaşlarda da asker olurlardı.
Buna karşılık Şeyh Bedrettin ve müritleri; halkın arasına karışıyor, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu, insanların kardeşliğıni öğütlüyorlardı. Şeyh Bedrettin bir ortaçağ köylü sosyalizmini ortaya koymuştu. Bu konudaki görüşleriyle, kendinden iki asır sonra gelecek olan ütopik (hayalî) sosyalizmin kurucusu Thomes Moore'dan daha ileri görüşlü ve gerçekçiydi.
Yıldırım Beyazıt oğulları arasındaki taht kavgaları sonunda; Sultan Mehmet diğer kardeşlerini yenerek tahta çıkmıştı. İleri görüşlü birkimse olan kardeşi Musa Çelebi ise Şeyh Bedrettin'den yanaydı. Sultan Mehmet; Musa Çelebiyi de yenerek Şeyh Bedrettin’i İznik kasabasına sürgün gönderdi.
Şeyh burada boş durmayıp; en sadık adamlarından Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'i halkı teşkilâtlandırmaları için Aydın ve Manisa dolaylarına yolladı... Aydın’a, oradan Karaburun dolaylarına giden Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu ve görüşlerini kabul ettirdi. Bölgedeki Hiristiyan halkla da dostluk kurdu. Ve bir kısım topraklardan ağa-bey takımını atarak, toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, kardeşçe yaşamaya başladılar. Durumdan endişelenen Sultan Mehmet, Saruhan (şimdiki Manisa) valisini üzerlerine gönderdi.Teşkilâtlanmış köylüler Valinin kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde tepelediler.
Bu sırada Şeyh Bedrettin İznik’ten kaçarak Bulgaristan’ın Deliorman bölgesine gitmişti. Börklüce Mustafa'nın çok güçlü olduğunu öğrenen Sultan Mehmet bu sefer de Sultan Murad'ı büyük bir kuvvetle üzerlerine gönderdi. Zaten bunu bekleyen Börklüce kuvvetleri "düşman ordusuna on bin balta gibi daldı."
Kahramanca çarpıştılar. 8 bini öldü. Diğerleri esir edildiler.Bu olayı, devrimci şairimiz Nâzım Hikmet; "Şeyh Bedrettin Destanı" kitabında şöyle destanlaştırır:
"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için
on binler verdi sekiz binini..."
Yenilen bu devrimcileri, Ayasluğ şehrine götürüp boyunlarını vurdurdular. Börklüce Mustafa'yı da kollarından bir deveye bağlayarak çarmıha gerdiler. Bir çok şehirlerde gezdirerek teşhir ettiler. Manisa dolaylarındaki Torlak Kemal’de aynı akıbete uğratıldı.
Bu sırada Deliormanda Bedrettin’in etrafında bir çok halk toplanmıştı. Teşkilâtlanmak üzereydiler. Bunun duyan Sultan Mehmet adamlarından bazılarını Bedrettin'in yanına göndererek, onun müritliğine geçmelerini söyledi. Aslında bunlar birer ajandı. Ve fırsatını kollayarak Bedrettin'i çadırında bastırıp bağladılar. Serez şehrindeki Sultan Mehmet'in yanına götürdüler. Öldürülmesine fetva çıkartıp Serez çarşısında bir ağaca astılar.
İşçi kardeş
Şeyh Bedrettin’in eyleminden çıkaracağımız şudur:
Bizi sömüren emperyalist ve kapitalistler, kendilerine karşı birleştiğimizi, teşkilâtlandığımızı görünce çeşitli oyunlar oynamaya çalışırlar. Kendi adamlarını aramıza bizdenmiş gibi göstererek sokarlar ve çalışmalarımızı sabote etmeğe uğraşırlar. Böyle kötü maksatla aramıza girmiş kimseleri hareket içinde devamlı kontrolla meydana çıkarmalıyız
Aslen, Ankaralı olan Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla Kırşehir'de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu. Annesi Nadire Hanım, babası, Tapu Kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey'di. İlk ve orta okulları Ankara’da okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. Bu hızlı yaşam Hukuk fakültesinde de devam etti. 1961 yılında baş1adığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1965 yılında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı; yabancı dil öğrenmek için İngiltere'ye gitti. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı olarak çalıştı. Yazmaya, üniversite öğrenciliği yıllarında, Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön Dergisinde başlayan Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Uğur Mumcu bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat yargıtayca karar bozuldu ve serbest bırakıldı
Bu olaydan sonra, hemen askere alındı. Tuzla Piyade Okulundaki üç aylık eğitimden sonra, okul yönetiminin "kötü hal ve düşünce sahibi" diye suçladığı Uğur MUMCU, "er" çıkarıldı; "Sakıncalı Piyade" oldu. Askerliğini Ağrı'nın Patnos ilçesinde tamamladı.
"Sakıncalı Piyade" sayıldığı için onurunun kırılmadığına inandığından, yedek subaylık hakkı ve aylıkları için simgesel bir tazminat isteğiyle dava açtı. Yedek subaylık hakkı geri verildi, ancak askerliği sırasında kendisi için yapılan tüm harcamaları tazminat tutarından düşüldü. Yaşadıkları, gülmece ustaları için bulunmaz bir malzemeydi. Kendisi de yazı ve konuşmalarında gülmece öğelerini sık sık kullanan Uğur MUMCU, bu dönemi, önsözüne Aziz Nesin' in "Bizi acı acı güldürdü” diye yazdığı Sakıncalı Piyade adlı yapıtında anlattı. Bu yapıt sonradan tiyatro oldu ve yüzlerce kez oynandı.
Her zaman duyarlı olan midesindeki rahatsızlığa doktorların tanısı ülserdi. Uğur MUMCU' nun "12 Mart ülseri" tanımlaması bu dönemi özetlemeye yetiyordu. Askerlikten sonra gazetecilikte karar kıldı ve üniversitedeki görevinden ayrıldı. Yön, Kim, Türk Solu, Ortam ve başka dergilerle, Akşam, Milliyet ve Yeni Ortam gazetelerinden sonra uzun süre Cumhuriyet'te yazdı. Anka Ajansında çalışırken Altan Öymen'le birlikte izlediği Yahya Demirel'e ilişkin "Mobilya Dosyası" adlı bir kitap oluşturdu, "hayali ihracat" kavramı böylece kamuoyunun sözlüğüne girdi. "Susmayı, kendi kabuğunun içine çekilmeyi" çağın suçu olarak niteleyen Mumcu "cesur bir kere, korkak bin kere ölür" diyordu. Demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak ülkü ve ilkelerinden hiç ödün vermedi. Katilleri yakalanmayan gazetecilerin, bilim ve sanat insanlarının, tüm insanların kanı yerde kalmasın diyerek savaşını verdi.
Toplumsal sınıf
ve katmanlar arasında dengesizliğin ve sömürünün, planlı devletçilikle
önlenebileceğini, devlet kaynaklarını geniş kitleler yerine bir avuç azınlığa
aktarmanın bu sorunu çözmeyeceğini savundu.Demokrat, laik, cumhuriyetçi,
Atatürkçü, devrimci, emekten tüm hak ve özgürlükten yana, emperyalizmin,
çıkarcılar, vurguncular ve yobazların karşısında olan Uğur Mumcu, 24 Ocak
1993 Pazar günü arabasına konan bomba ile öldürüldü."Ben Ankara' nın
yerlisiyim" diyen Uğur Mumcu için Ankara, yalnızca yaşadığı kent değil, laik
Sesleniş / Uğur Mumcu
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız,
sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler
takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik,
doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız,
arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi
verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir
şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında,
yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin
acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük
yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven
gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar
erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin
elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin
ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş
kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı
gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık
sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi
dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla
kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik
kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşımızdaki kızlarımızı
öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu, omuz başından
keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak
fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında
bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki
topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki,
Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da,
paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin
için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma
bizi...
Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen
ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli
emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek
istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın, dedik, sokak
ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım,
unutma bizi...
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi
savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil
dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş
Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız
bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak
istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline
değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile
almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga
vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam
sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz
titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı
gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında
vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu
düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da
susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün
bile, karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri
önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına,
demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir
şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma
bizi...
Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey
halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep
birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,
unutma bizi...
BİR KİŞİYE YAPILAN HAKSIZLIK (3959 Hit)
"Bir kişiye yapılan haksızlık,
bütün topluma karşı
işlenmiş bir suçtur.
bu bilinci paylaşmak ve
bu sorumluluğu yerleştirmek
zorundayız.
Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci,
özgürlüğün de,
demokrasinin de
tek güvencesidir.
Bu güvence sağlanmadıkça,
demokrasinin temeline
tek bir taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki "cesur bir kez,
korkak bin kez ölür".
Önemli olan,
insanın böyle bir toplumda
"mezar taşı" gibi
suskunluk simgesi
olmamasıdır."
Uğur Mumcu
1935’te İstanbul’da doğan Çetin Emeç ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi’nde, yüksek öğrenimini İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Gazeteciliğe 1952’de babasının sahip olduğu Son Posta gazetesinde başlayan Emeç, daha sonra çeşitli dergilerde çalıştı ve 1972’de Hürriyet grubunun yayımladığı Hafta Sonu gazetesinin yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliğini üstlendi. 1984’te Milliyet gazetesinin genel koordinatörlüğünü üstlendi. 1989’dan sonra günlük yazılarına başlayan Emeç çeşitli uluslar arası basın kuruluşlarına üyeydi.
Kaleme kurşun:
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da İstanbul Suadiye'deki evinden işine gitmek için çıktığı sırada bindiği arabasının içinde şoförü Snan Ercan'la birlikte öldürüldü. Teröristler, kullandıkları otomobili Bostancı Karakolu'nun yakınına bırakarak kaçtı.
Olaydan bir gün sonra Atatürk Havalimanı'nın otoparkında terk edilmiş olarak bulunan açık mavi bir Renault 12 marka otomobilin torpido gözünde Hürriyet'in birinci sayfasındaki Çetin Emeç'in fotoğrafı kırmızı kalemle çizilmiş olarak bulundu.
İstanbul Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı'nın 30 Ekim 1990'da görevden alınması üzerine yerine gelen Mehmet Ağar döneminde kapatılan Emeç dosyası tekrar açıldı.
Emeç suikastıyla ilgili üç yıl boyunca hiçbir gelişme kaydedilemezken, 16 Ekim 1993'te Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy'un öldürülmesi emrini veren, İran yanlısı terör örgütü İslami Hareket'in Türkiye Askeri Birim Genel Sorumlusu ve İcra Şurası üyesi 'Deniz' kod adlı Ekrem Baytap, İstanbul Fatih'te yakalandı.
Çetin Emeç suikastının planlayıcılarından, İslami Hareket örgütü üyesi Abdullah Bilen, Merter'deki Garanti Bankası soygunundan sonra polisle girdiği çatışmada Kasım 1993'te öldürüldü. Suikastta, İngram marka silahı kullanan, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli 'Kemal' kod adlı tetikçi, çatışma sırasında ikinci kez polisin elinden kaçmayı başardı.
25 Kasım 1995'te ise Üsküdar Barbaros Mahallesi'nde polisle çatışmaya giren, Çetin Emeç suikastı tetikçilerinden Tamer Aslan, yaralı olarak yakalandı. Tamer Aslan ifadesinde, Emeç suikastında İrfan Çağrıcı ile birlikte tetiği çeken, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli teröristin gerçek adının Muzaffer Dalmaz olduğunu söyledi.
İslami Hareket örgütünün 'Ameliyat Timi' sorumlularından, Emeç suikastının tetikçilerinden İrfan Çağrıcı, 10 Mart 1996'da Kadıköy'de bir banka şubesinden İran kaynaklı yüklü miktarda parayı çekerken yakalandı.
Çetin Emeç, şoförü Sinan Ercan, yazar Turan Dursun ve iki İranlı rejim muhalifini öldürdükleri iddia edilen İslami Hareket Örgütü üyesi 41 sanık, İstanbul 3 No'.lu DGM'de yargılanıyor.
İrfan Çağrıcı, 23 Temmuz 2000'de İstanbul 3 No'lu DGM'de Çetin Emeç suikastıyla ilgili yargılandığı davada 7.5 yılın ardından, "Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak" suçundan idam cezasına çarptırıldı. Çağrıcı'ya indirim uygulamayan DGM heyeti, aynı davada yargılanan dört sanığa müebbet ağır hapis cezası verdi. 17 sanığa da 3 yıl 9 ay ile 12 yıl 6 ay arasında ağır hapis cezaları veren mahkeme heyeti, 20 sanığın beraatini, yedi sanık hakkındaki dosyanın zaman aşımından düşmesini, bir sanığın da dosyasının ayrılmasını karara bağladı.
Büyük köle ayaklanmasının önderi Spartaküs üzerine notlar
Yusuf Küpeli
Spartakus, Rodoplar’da özgür bir Trak olarak doğmuştur. Roma ordularına esir düşmüş ve gladyatör olarak satılmıştır. İsadan Önce 73’de, 70- 80 kadar diğer gladyötör arkadaşı ile kaçmayı başarmış ve Roma’yı temellerinden sarsacak en büyük köle isyanının lideri konumuna yükselmiştir.
Aslında -başlangıçta- Spartakus’ün ve çevresindekilerin tek niyetleri sadece kaçıp kurtulmak, tadını bildikleri özgürlüklerine yeniden kavuşmaktır. Buna karşın, yaşadığı dönemin koşulları sonucu Spartaküs ve diğer kaçak gladyatör yoldaşları bir anda efsaneleşmişlerdir. Saflarına yeni yeni kaçak köleler katılmaya başlamıştır. Aileleri ile birlikte peşlerine takmış oldukları bu yeni kişilerin sorumlulukları, Spartaküs’ü bağlamıştır. Spartaküs, 70- 80 bin kadarı silahlı olan ve diğerleri ile birlikte sayıları yüz bini aşan kölenin başında büyük bir isyanın liderliğine sürüklemiştir kısa sürede. Roma'yı temellerinden sarsacak olan isyan ancak İ. Ö. 71’de bastırılabilmiştir.
Spartaküs ve arkadaşları başlangıçta sadece kaçmayı düşündükleri için taktik hatalar yapmışlar ve en zayıf anında Roma'nın üzerine yürümemişlerdir. Yaptıkları bu taktik hatalar, Roma’ya zaman kazandırarak toparlanma olanağı sağlamıştır. Spartaküs ve yoldaşlarının yenilgilerinin temel nedeninin bu olduğu düşünülebilir.
Yukarıda özetlenen önemli hatanın yanıda, değişik kültürlerden gelmiş olan köleler arasında sürekli bir birlik ve disiplin sağlanamamıştır. Özellikle toplumsal gelişmenin çok daha alt basamaklarından gelmiş olan Galyalı (Fransızların atalarının birkısmı, Kelt’ler olmalı) ve Germen (Alman) kökenli köleler, disiplin altına alınamamışlardır. Spartaküs'ü "Roma'yı diriltmekle" ve "tiranlıkla" suçlayan bu kölelerin birlikten kopmaları, yenilgi üzerinde etkili olmuştur. Diğer yandan köle olarak doğmuş olanlar, özgürlüğün anlamını ve tadını bilmeyen köleler olaylara seyirci kalmışlardır. Böylece, geniş bir köle kitlesinin isyana seyirci kalması da yenilgide etkili olmuştur.
Adını günümüzdeki Trakya’ya veren Traklar; Bulgaristan tarihçilerine göre Ön- Bulgarlar, bölgenin en eski halklarındandırlar. Tarihin babası Herodotos (İ. Ö. 490- 425), Traklardan sık sık sözetmektedir. Herodotos'un anlatımlarından Traklar'ın o yıllarda farklı aşiret yapıları içinde orta barbarlık aşamasında yaşayan bir halk olduğu anlaşılmaktadır. Yine aynı anlatımlardan Traklar'ın sonderece yiğit ve cocukca bir halk oldukları ortaya çıkmaktadır.
Yapıtının biryerinde Herodotos, Büyük Dareios’un İskitler’e yönelik başarısız seferini (İ. Ö. 513- 512) anlatırken bir Trak aşiretinden sözetmektedir... Daha Istros’a (Tuna Nehri) varmadan önce Dareios’a direnen Getai adlı bu Trak aşiretinden, “Ölmek istemeyen halk” olarak sözetmektedir Herodotos. Tarihin babası, onların çocukça inançlarını şöyle anlatmaktadır:
“...Ölümlü olduklarına inanmazlar. Ölenin tanrısal ruh Zalmoxis’e veya diğer adıyla Gebeleizis’e kavuşacağına inanırlar. Her beş yılda bir içlerinden birini kura ile seçip Zalmoxis’e haberci olarak yollarlar. Habercinin görevi halkın dileklerini iletmektir. Aralarından üç kişi ellerinde küçük mızraklarla ortaya çıkar. Diğerleri haberciyi ellerinden ve ayaklarından tutarak kaldırıp mızrakların sivri uçlarının üzerine bırakırlar. Eğer haberci ölürse, tanrının bu kişiden hoşnut olduğu anlaşılır. Ölmezse eğer, haberciye kızarlar, onu kötü niyetli olmakla suçlarlar ve yerine bir başkasını yollarlar. Şimşeğe ve yıldırıma karşı gökyüzüne ok atıp tanrılarının gözünü korkutmaya çalışan Traklar bunlardır. Zira onlar kendilerininkinden başka tanrının bulunabileceğine inanmazlar.”
Heredotos'un yukarıdaki anlatımını okuyanların neler düşünebileceklerini bilemiyorum ama, doğrusu Trakları çok sevdiğimi ifade etmekten ve “kafa dengi imişler” demekten kendimi alamıyorum.
Değişik bazı kaynaklardan edindiğim eksik bilgileri özetleyecek olursam, Traklar'ın kuzeyin savaşçı suvarileri göçebe İskitler'in ve daha sonra bölgeyi kolonileştirecek olan Grekler'in etkileri altında kaldıklarını rahatca söyleyebilirim. Şüphesiz Grekler bölgeye Traklar’dan çok sonra, İ. Ö. Yaklaşık 2000 yıllarında kuzeyden göçederek yerleşmiş Hint- Avrupai aşiretlerdir. İkinci yığınsal Grek göçleri veya Dor göçleri de İ. Ö. 1000'li yıllarında gerçekleşmiştir. Ayrıca yine bölgenin en eski halklarından olan İlliryalılar’ın (Arnavutlar), Traklar üzerlerindeki etkilerinden sözedilmektedir.
Makedonyalı Büyük İskender’in İ. Ö. 330’lu yıllarda doğuya başlattığı sefere Traklar’da İlliryalılar gibi paralı askerler olarak süvari birlikleri ile katılmışlardır. Bölge, İsa’dan yarım yüzyıl kadar önce tamamen Roma İmparatorluğu’nun denetimi altına girmiştir...
İsa’dan 500 yıl kadar sonra Karpatlar’dan Slavlar (Güney Slavları) bölgeye, Balkanlar'a inmeye başlamışlardır. Ve ardından, yaklaşık 150 yıl kadar sonra, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk boylarından olan Bulgarlar, Kağan Asparuh’un komutasında 679'da Tuna'yı geçerek günümüz Bulgaristan’ına, Traklar’ın ve kendilerinden önce gelmiş olan Güney Slavları’nın yaşadıkları Doğu Roma (Bizans) iktidar alanına girmişlerdir. Asparuh komutasındaki Bulgar ordusu, Burgaz yakınlarındaki Güneşli Kıyı'da, Doğu Roma (Bizans) ordusunu yenerek yeni yurtlarının kapısını açmıştır.
Türkçe konuşan Şamanist Bulgarlar, kendilerinden yüz yıl kadar önce gelmiş ve toplumsal gelişmenin daha üst basamaklarında olan, tarımla uğraşan Güney Slavları ile 681 yılında konfederatif Bulgar devletinin temellerini atmışlardır. Konfederasyon'da asıl olarak savunma görevini üstlenen bu ilk Bulgarlar, süreç içinde Traklar, Visigotlar (Batı Gotları, Almanlar’ın atalarından), Slavlar ile karışmışlar, güney Slavları'nın kültürü içinde erimişlerdir. Onların dillerini konuşmaya başlamışlardır. Ve şüphesiz Traklar onlardan, Bulgarlar’dan çok önce tarih sahnesinden çekilip kaybolmuşlardır.
Profösör Barbara McManus’un, Jonathan Lim’in, N. S. Gill’in, Howar Fast’ın, A. Koestler’in vs. anlatımlarını (www.historyinfilm.com/spart/real.htm ; www.fanaticus.org/DBA/battles/spartacus.html ; www.hyperhistory.com/online_n2/ppersons2_n2/spartacus.html ; http://ancienthistory.about.com/gi/dynamic/offsite.htm?zi=1/XJ&sdn=ancienthistory&zu=http://www.vroma.org/~bmcmanus/spartacus.html ; http://ancienthistory.about.com/cs/slavesandslavery/a/slavewars.htm ; vs.)-zor ve gereksiz adları çıkartarak- özetleyecek ve bunlara başka bazı bilgilerle birlikte kendi yorumlarımı da ekleyecek olursam, Spartakus ile ilgili süreçten kısaca şu şekilde sözedebilirim...
İ. Ö. 72’de silahlı güçleri henüz 70 bin kişi civarında iken Spartakus, Roma Senatosu’nun iki ayrı komutanla birlikte yolladığı dört lejyonu yenmiştir. Ardından merkezi İtalya’da konsüllere ait bir orduyu yenmiş ve sonra kuzeye dönerek bir zafer daha kazanıp Alpler’in yolunu açmıştır. Fakat Galyalı ve Germen köleler bu yolu reddedince, güneye dönmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde Spartakus’un silahlı gücü 120 bin kişiye ulaşmıştır. Yolu üzerinde karşılaştığı, Crassus komutasındaki altı lejyonun ve ayrıca konsullere ait dört lejyonuun birleşmesinden oluşan büyük askeri gücü yenmiştir...
Spartaküs komutasındaki köleler, Çizme'nin Sicilya’ya en yakın yerine, Mesina’nın karşısına dek inmişler ve İ. Ö. 71’de burada bir yerleşim merkezi kurmuşlardır. Spartakus, Sicilyalı korsanlarla ilişkiye geçerek güçlerini gemilerle karşı tarafa geçirmeyi hesaplamıştır ama, korsanlar tarafından aldatılmıştır. Sonuçta Spartaküs zaman yitirmiştir... Spartaküs için boşa geçen bu süre içinde Roma, İspanya’dan yeni lejyonlar getirtmiştir. Spartakus’ün cephesinde ise, disipline gelemedikleri için O’nu tiranlıkla suçlayan Galyalı ve Germen köleler birlikten kopmuşlardır. Spartaküs'ün saflarından kopanlar, Roma’yı yenebilmek için Roma gibi düzenli, örgütlü ve disiplinli olmak gerektiğini kavrayamayan "aşağı barbar"lıktan gelme tamamen özgür düşünce yapısına sahip kölelerdir.
Roma artık Spartaküs’u korkuyla ciddiye almaya başlamıştır... Spartaküs'ün çok akıllı, eğitilmiş ve askeri bir dehaya sahibolduğ söylenmektedir. Yönetimden hoşnutsuz bazı Romalı aydınların Spartaküs’ü desteklediği yönünde bilgiler vardır. Ayrıca, yine merkezi yönetimden, Roma'dan hoşnutsuz bazı liman kentlerinin de Spartakus ile ilişki içinde oldukları bilinmektedir. Bunlar, ticaretle uğraşan ve Roma'ya vergi ödeyen kentlerdir.
Sonuçta kaçamayacağını anlayan çaresiz Spartakus, bu kez yeniden kuzeye dönmüş ve Roma üzerine yürümüştür. Fakat artık gecikmiştir ve düşmanının toparlanmasına olanak sağlamıştır... Diğer yandan, Galyalı ve Germen köleler birlikten kopmuşlardır...
Spartaküs imdatlarına yetişemeden, Crassus’un ordusu, Spartaküs'ün saflarından kopmuş olan Galyalı ve Germen kölelerin oluşturdukları güçleri yakalayıp ezmiştir... Crassus’a bağlı ordunun bazı parçaları karşısında kazanılan ufak zaferlerin ardından, parçalanarak zayıflamış olan Spartakus güçleri, Crassus’un asıl büyük ordusu ile güney İtalya’da, Siler nehri yakınlarında karşı karşıya gelmiştir... Crassus’un ordusunda, ileride pleplerden (Roma ordusunun temelini oluşturan küçük toprak sahibi özgür vatandaşlar) yana bir tiran olacak ve ardından Latifundistler’in (büyük toprak sahipleri) komplolarına, cinayetlerine kurban gidecek olan genç Yul Sezar’da (Julius Caesar) vardır.
Kölelerin bu son savaşlarında Spartakus’un öldüğüne inanılmıştır ama, ölüsü asla bulunamamıştır... Profösör B. McManus’un zamanın Romalı tarihçisi Appian’dan aktardığına göre, esir alınan 6 000 köle, ünlü gladyatör okulunun bulunduğu Capua kenti ile Roma arasındaki Appian Yolu üzerinde çarmıha gerilmişlerdir.
Sayıları yaklaşık 5 000 kadar olan köle kuzeye doğru kaçabilmişlerdir ama, İspanya’dan Crassus’a destek amacıyla gelmekte olan Pompey komutasındaki ordu tarafından Roma’nın kuzeyinde elegeçirilmişlerdir... Haklı başkaldırının bastırılmasında asıl rolü Crassus oynamış olmakla birlikte, heriki askerde, Crassus ve Pompey, Senato’ya konsul seçilerek ödüllendirilmişlerdir. Ve Roma bu büyük başkaldırıdan sonra yapısında, kolonileri ile olan ilişkilerinde reform yaparak günümüzdeki emperyalist ilişkiler ağını çağrıştırır bir örgütlenmeye gitmiştir. Sömürgelerinde -birölçüde tatmin ettiği- işbirlikçi güçler yaratmış ve asıl olarak iktidarını bunlara dayandırtmıştır. Esas itibariyle kolonilerindeki işbirlikçi güçlere dayanarak varlığını güvenlik altına almıştır.
Zamanına göre en üstün bilgilere ve teknolojiye sahibolmasına, en mükemmel örgütlenmeyi gerçekleştirmesine karşın, sistemin temellerinin sömürü ve baskıya dayanıyor olmasından kaynaklanan antagonizmalar (toplumsal uzlaşmazlıklar) sonucu Roma İmparatorluğu yıkılmaktan kurtulamamıştır. Bu kanlı karmaşık uzun süreci mümkün olduğu kadar doğru biçimde bir- iki cümle ile soyutlamaya çalışırsak, şunları söyleyebiliriz...
Köle emeğinin verimsizliği, büyük toprak sahiplerinin (Latifundistlerin) Roma ordusunun temelini oluşturan küçük toprak sahibi özgür vatandaşlar (plepler) aleyhine sürekli şişmeleri, pleplerin çöküşleri ile birlikte biryandan ordu zaafa uğrarken diğer yandan hoşnutsuz yarı aç ve işsiz yığınların doğması, Roma ekonomisini temellerinden sarsmıştır. Ekonominin yediği darbe, orduyu ve donanmayı zayıflatmıştır. Sistemin merkezindeki bu zaaf, kolonilerle olan ticaretin zaafa uğramasına, kolonilerin denetlenmelerinin güçleşmesine ve sonuçta kolonilerdeki bağımsızlık eğilimlerinin, başkaldırıları artmasına neden olmuştur. Diğer yandan, medenileşmiş veya sınıflı topluma geçerek artık ürünle derin bir işbölümünü ve köleliği başlatmış olan toplumsal çelişkilerle dolu bu dünyanın veya Roma'nın sınırları dışındaki henüz medenileşmemiş, göçebe, yarı göçebe veya bu katagorilerin değişik aşamalarındaki orta ve yukarı “barbar” Germen ve Kuzey Asyalı halklar büyük bir nefretle Roma’ya sürekli saldırmışlardır. Dışarıdan gelen bu "barbar" saldırıları içteki toplumsal uzlaşmazlıklar ve çürüme ile birleşince, Batı Roma’nın sonu gelmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun ömrü ise -bilindiği gibi- daha uzun olmuştur.
Parçalanan Batı Roma İmparatorluğu'nun kalıntıları olan Latifundistler'den (büyük toprak sahipleri), Batı’nın bölünmüş feodal sistemi doğmuştur... Bu satırları yazanın yüreği ise, neyin ne olduğunu hiç anlamadığı zamanlardan beri Roma’ya karşı olmuş, Roma’dan nefret etmiştir. Roma'ya başkaldıranları sevmiştir.
Karl Marks’ın en sevdiği, hayranlık duyduğu tarihi karakter olan Spartaküs’ün “kazansa” bile yenilmiş olacağı gerçeğini kavramak gerekir. Çünkü, Spartaküs savaşı kazansa idi, zorunlu olarak yıktığının yerine geçecek ve süreç içinde onun gibi olacaktı... Tarihin tekerleği, karmaşık helezoni bir yol izleyerek Spartaküs’ün ve peşindeki kölelerin temsilettikleri ve insan soyunun çocukluğu olan göçebe veya yarı göçebe özgür “barbarların” dünyasının aleyhine dönmekteydi...
Değişik medeniyetler, sahiboldukları teknoloji ile insanların doğa üzerinde artan ölçülerde hakimiyet sağlamalarına yardımcı olmuşlardır. Bu anlamda insan soyunun özgürlüğünü sürekli geliştirmişlerdir. Fakat diğer yandan, gelişmekte olan bilimin ve teknolojilerin ve bunların yardımıyla doğan artık ürünün sadece imtiyazlı sınıflar tarafından denetliyor olması, üretim araçlarının özel mülk haline getirilmesi, insanlığın çoğunluğunun toplumsal anlamda köleleşmesinin ve her türden toplumsal baskının, haksızlıkların, işkencelerin yolunu açmıştır. Kısacası, olumlumluluklarının yanında, medeniyetlerin insanlara derin acılar veren yüzleri de vardır. Bu ikinci yüzleriyle, insanların çoğunluğunun özgürlüklerini ellerinden alan ve onları acılarla dolu tutsaklıklara mahkumeden yüzleriyle medeniyetler, halen aynı yollarında yürümektedirler... Tam bilincinde olmadan medeni dünyanın sözkonusu baskıcı yapısına başkaldıran Spartakus’un ve diğer kölelerin temsil ettikleri toplumsal anlamda özgür ama, teknolojik olarak geri -ilkel komünist- dünya, daha o yıllarda hızla yokoluş sürecine girmişti. Kısacası, barbarlar herhangi bir medeniyeti yıksalar bile, ya onun yerini alarak yenilecekler, ya da bir süre sonra yine aynı sorunla yüzyüze kalıp yokolocaklardı. Spartaküs'ün özgürlük düşü, bilimin ve teknolojinin çok çok daha ileri olduğu aşamalarda, belki binlerce yıl sonra enternasyonalist modern komünist bir dünya da gerçek olabilecektir. Ve o dünyaya ulaşılıncaya dek, Spartaküs'ün haksızlıklara yönelik başkaldırısı tüm haklı başkaldırıların esin kaynağı olmayı sürdürecektir...
Yukarıda ifade edilen gerçeği analiz edebilecek durumda olmayan Spartaküs ve yandaşları, kendilerini köleleştirmiş olan medeniyetin elinden kurtularak yokolma süreci içindeki eski dünyalarına, insan soyunun özgür mutlu çocukluk günlerine dönmeyi özlemekteydiler sadece. Kaçıp kurtulabilselerdi bile, temsilettikleri dünya, sonuçta, beş, on veya otuz nesil sonra yokoluştan kurtulamayacaktı...
Yolları tıkanınca, Spartaküs, Roma’yı yıkarak onun yerini almak gerektiğini, veya başka çaresi kalmadığını anlamıştır. Roma’yı taklit eden bir disiplini köleler üzerinde uygulamaya kalkışmıştır. Bu ise, Spartaküs’ü "Roma’nın yerini almakla", "tiranlıkla" suçlayan Galyalıların ve Germenlerin kopmaları sonucunu doğurmuştur. Ve gerçekten de Spartaküs Roma’yı yenme olanağına sahibolsa idi, belki başlangıçta göreceli daha adaletli bir sistem oluşturacaktı ama, sonuçta Roma’yı yeniden bir başka adla ve belki daha da güçlü olarak diriltmekten öte çıkış yolu bulamayacaktı. Bu yol ise Spartaküs’ün “kazanarak” yenilmesi demekti sadece... Tarihleri boyunca Türkler ve akraba Asyalı topluluklar benzer süreci, “kazanarak” yenilme sürecini üst üste çok yaşamışlardır...
Bazı solcu karakterler iyi niyetle ve çoğu zaman kulaktan dolma bilgilerle Spartaküs ile Şeyh Bedreddin arasında paralelelikler kurmaya çalışmaktadırlar. Aslında, bu ikisinin, Spartaküs ve Şeyh Bedreddin'in haksızlıklara karşı olmanın ötesinde ortak yanları yoktur. Bu konuya şimdi girmeyeceğim ama, Şeyh Bedreddin olayının Spartaküs’den tamamen farklı katagoride tarihsel bir gerçek olduğunu ifade etmeliyim.
İki tanınmış yazar tarafından, Spartaküs üzerine, iki ayrı roman yazılmıştır. Sözkonusu romanların aralarında bazı paralellikler olmasına karşın, yine de bunlar tamamen farklı yapıtlardır. Bunlardan birincisi ve bence daha ilginç olanı, Arthur Koestler (1905- 1983) tarafından 1939’da kaleme alınmış ve aynı yıl basılmış olan The Gladiators (Gladyatörler) adlı romandır. Koestler’in ilk romanı olan ve türkçesi de bulunan kitap, Spartaküs ayaklanmasını bilinebilen tarihi gerçeklere dayanarak şiirsel bir üslupla anlatmaktadır.
Henrik K. Koestler adlı mucid (buluşları olan) ve endüstrici varlıklı bir Yahudi babanın oğludur Arthur Koestler. Babası gibi annesi de Yahudi asıllıdır ve Budapeşte’de doğmuştur. Viyana üniversitesinde eğitim görmüştür... Arthur Koestler, 1920’li yıllarda birsüre Ziyonist eylemin etkisinde kalarak Filistin’de bulunmuştur. Sonuçta bu akımdan uzaklaşmış ve Yahudi dinini terkederek gazeteciliğe başlamıştır. Ardından, 1932 yılında, Alman Komünist Partisi’ne üye olmuştur... İspanya içsavaşı yıllarında Arthur Koestler, “sağcı gazeteci” kimliği ile partisi tarafından casus olarak Frankocu faşistlerin arasına yollanmıştır. Fakat şüphe üzerine tutuklanıp hapsedilmiştir. Cumhuriyetçilerin esirleri ile değiştirilerek ölümden kurtarılmıştır. Ünlü Moskova duruşmaları sırasında, 1938’de Stalin’in çizgisine tepki duyarak partisinden istifa etmiş ve “komünist” ideolojiden uzaklaşmıştır.
Spartaküs adlı diğer roman, 1914 yılında New York’da bir işçinin oğlu olarak doğan ünlü Amerikalı yazar Howard Fast tarafından 1951 yılında kaleme alınıp aynı yıl basılmıştır. Daha çok tarihi romanları ile tanınan Howard Fast’ın bu yapıtı, Dalton Trumbo tarafından senaryolaştırılmış ve ünlü yapımcı Stanley Kubrick tarafından 1960 yılında film olarak üretilmiştir. Seyredenlerin bildikleri gibi, Spartakus rolünü Kirg Douglas oynamıştır.
Köleliğe başkaldırısı ile her dönemde ezilenlerin, tüm haklı başkaldırıların sembolü olan Spartaküs, proletaryanın haklı başkaldırısı içinde bayrak olma niteliğini korumuştur... Spartaküs’ün ve diğer kölelerin özlemini duydukları kaybedilmiş cennet, insanlığın o güzel ve özgür çocukluk yılları, elbette ileride, zamanı olgunlaşınca, tüm sınıf, cins ve soy farklarının yokolduğu bir dünyada en ileri teknolojilerin üzerine basarak ve en üst düzeyde gerçekleşecektir...
Ünlü halk ozanı Kazak Abdal’ın “Gördüğü düşü hayra yoranın da avradını...” diyen dizelerini haklı çıkartacak bir dünyada yaşıyor olsakta; ahmakca dinsel inancı, doğmatizmi yeren Voltaire’nin Kandid’ine özgü gibi bir iyimserliğin günümüzde asla yeri olmasa da, Kandid vari bir iyimserlik ancak ahmaklara özgü olsa da, Spartaküs'ün özgürlük düşü birgün gerçek olacaktır. Barışçı, sınırsız ve eşitlikçi bir dünya için mücadele hiç bitmeyecektir. Sınıflı toplumla birlikte devrilmiş olan “Pandoranın Kutusu”nun dibinde kalan umut, kanatlanarak tüm gezegeni kucaklayacak güce mutlaka erişecektir
yusuf@comhem.se
31 Ocak 2005
1919'da Trabzon'da doğan Üçok, İstanbul Kandilli Kız Lisesini bitirdi. Yüksek öğrenimini Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Ortaçağ Türk-İslam Tarihi Bölümü'nden alırken, aynı zamanda Devlet Konservatuarı Opera bölümüne de devam etti ve bu bölümü de bitirdi. Samsun ve Ankara'da on bir yıl süren lise öğretmenliğinden sonra, 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Öğretim Üyesi oldu. Aynı zamanda bu fakültenin ilk kadın öğretim üyesidir Bahriye Üçok.
1954 yılında "İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlarla" adlı tezinde başarılı bulunarak doçentliğe yükseldi. Farsça ve Arapça'yı iyi bilen Üçok, Kur-an'ı Kerim'e bağlı kalarak İslâm dinini çağdaş, gerçekçi ve dinin özünde bulunan hoşgörüyle yorumladı. Bu nedenle 1960'lı yıllardan itibaren tehditler almaya başladı ve kendini güvencede hissetmediği için akademik çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.
1971 yılında kontenjandan senatör oldu ve bu gelişmeyle birlikte aktif siyasi yaşama da başlamış oldu. Siyasi tercihini CHP'den yana kullanan Üçok, 1977'de CHP'ye katıldı. 12 Eylül'den sonra açılan Halkçı Partinin 1983'de kurucu üyesi oldu. Daha sonra 1984 seçimlerinde de bu partiden Ordu Milletvekili olarak T.B.M.M.'ne girdi. 1986'dan itibaren SHP üyesi oldu ve 1990 Eylülünde bu partinin parti meclisi üyesi seçildi.
1989'da televizyonda yapılan bir açık oturumda, "İslâm'da Örtünmenin Zorun Olmadığını" açıklamasından sonra, "İslami Hareket" adlı örgütün yoğun tehditlerini almaya başladı. Tehditlerin ardından, 6 Ekim 1990 günü yaşamını yitirdi.
Postayla Gelen Ölüm:
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990'da Ankara'daki evine gönderilen bir kitabın içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.
Olaydan bir gün sonra polisin yaptığı araştırma sonucu, bombalı kitabın İstanbul'da Ekspres Kargo Perşembe Pazarı Şubesi'nden postalandığı ortaya çıktı. Şirketin teslim alma bölümünde görevli olan ve paketi teslim edenleri gören görevli Gülay Calap, ifadesinde zanlıların eşkallerini tarif etti ve kayıplara karıştı.
Calap, daha sonra İzmir'de yasadışı Türkiye Devrimci Halk Partisi'nin bölge sorumlusu olarak yakalandı. Ancak Üçok cinayetiyle ilgili umut olarak görülen Calap, yakalandıktan sonra verdiği ifadede bombalı paketi getirenleri tanımadığını söyledi.
Soruşturmanın ilk adımlarında, NATO menşeli olarak açıklanan patlayıcının cinsi sonradan yapılan açıklamalarda Ortadoğu kökenli örgütlerin kullandığı Çekoslovak malı C - 4 olarak değiştirildi.
Diğer faili meçhul cinayetlerle birlikte aydınlatılamayan Bahriye Üçok cinayeti dosyası, 1999 Eylül ayında tekrar açıldı. Dönemin Ankara Emniyet Müdür Vekili Kemal İskender'in koordinatörlüğünde faili meçhul kalan olayların aydınlatılmasıyla ilgili "Faili Meçhul Olayları Analiz Birimi" adı verilen özel bir birim kuruldu.
Emniyet yetkilileri, Üçok cinayetiyle ilgili tüm detayların ortaya çıkarıldığını, ancak olayla ilgili bazı kişilerin firarda olduğunu, bu kişilerin yakalanması için çalışıldığını kaydetti.
Ahmet Taner Kıslalı
Ahmet Taner Kışlalı, Tokat`ın Zile ilçesinde 10 Temmuz 1939'da doğdu.
Hüseyin Hüsnü ve öğretmen Lütfiye Hanım'ın oğlu, gaeteci-yazar Mehmet Ali Kışlalı'nın küçük kardeşidir. Kilis Kemaliye İlkokulu'ndan (1951) sonra, Kilis Orta Okulu'nu ve Kabataş Erkek Lisesi'ni (1957) bitirdi.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden 1963'te mezun olmadan önce, o zaman Ankara'da yayımlanan Yeni Gün gazetesinde çalıştı. 1967'de Paris Üniversitesi'nin Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi Bölümü'nde "Çağdaş Türkiye'de Siyasal Güçler" konusunda doktorasını yaptı. Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak, akademik yaşama atıldı. Daha sonra SBF'de öğretim üyesi ve 1972'de doçent oldu, 1974-1977 yılları arasında Ankara Üniversitesi SiyasalDavranış Kürsüsü'nde doçent ünvanı ile görev yaptı.
1977'de CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in önerisi üzerine siyasete atıldı ve İzmir Milletvekili olarak parlamentoya girdi. 42.hükümette getirildiği Kültür Bakanlığı'nda (1978-79) kurduğu güçlü bir kadro ile, Milli Eğitim bakanlığı'nca yayımına son verilmiş olan klasik kitaplar dizisini yeniden yayımlattı.
12 Eylül'den sonra üniversiteye döndü. Siyaset bilimi dersleri verdi. 1988'de profesör oldu. AÜ İletişim Fakültesi'nden emekli olduktan sonra da ders vermeyi sürdürdü. Pek çok ünlü gazeteci ve televizyoncunun yetişmesinde büyük katkıda bulundu.
1990'ların başından bu yana, Cumhuriyet gazetesinde "Haftaya Bakış" köşesinde Kemalizmi, laikliği, demokrasiyi, insan haklarını savunan ve eğitime önem veren yazılar yazdı. ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) ve ÇYDD (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği) gibi Atatürkçü ve çağdaş aydınlıkçı derneklerin üyesi olarak, Anadolu'nun en ücra köşelerine giderek konferanslar verdi.
Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü, Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti
Kışlalı suikasti
________________________________________
Kültür eski Bakanlarından, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi, gazeteci-yazar Profesör Ahmet Taner Kışlalı, evinin önünde arabasına konulan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti.
Kışlalı, bugün saat 09.30 sıralarında Engürü 84 sitesindeki 3 numaralı evinden çıktı. Evinin önünde park halinde bulunan 06 GK 377 plakalı Volkswagen Passat marka aracının ön camına bırakılan poşeti alan Kışlalı`nın poşeti sallaması sonucu patlama meydana geldi.
Patlama sonucu Kışlalı kolunu kaybederken, etrafta bulunan site bekçisi ve eşi, derhal ambülans çağırdı ve durumu jandarmaya bildirdi. Kışlalı hastaneye kaldırılırken, kopan kolu daha sonra bulundu ve hastaneye gönderildi. Ağır yaralı olarak Bayındır Tıp Merkezi'ne kaldırılan Kışlalı, tüm çabalara karşın hayatını kaybetti.
Hastaneden yapılan açıklamada, Ahmet Taner Kışlalı'nın, saat 10.02'de kalp ve solunum fonksiyonları durmuş durumda getirildiği belirtildi. Yapılan bütün müdahalelere rağmen Ahmet Taner Kışlalı'nın saat 10.25'te hayatını kaybettiği bildirildi.
Saldırıyı yasadışı İBDA-C örgütünün gerçekleştirdiği yolunda iddialar ortaya atıldı.
ABDİ İPEKÇİ
HAYATI
9 Ağustos 1929'da İstanbul'da doğdu. İlköğrenimini gördükten sonra 1948'de Galatasaray Lisesi'ni bitiren İpekçi bir müddet İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam etti. 1943-48 arasında Kırmızı-Beyaz ve Şut adlı spor dergilerinde yazı ve karikatürleri yayımlandı. Yeni Sabah (1948-49) ve Yeni İstanbul (1950) gazetelerinde muhabir ve yazı işleri sekreteri olarak çalıştı. 1951'de İstanbul Ekspres gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1954'te genel yayın müdürü olarak göreve başladığı Milliyet gazetesinde 1959'da başyazar oldu. Yazılarında demokratik hak ve özgürlüklerin savunuculuğunu yaptı. Tarafsız gazetecilik ve habercilik ilkesi ile basında saygın bir yer edindi. İpekçi, 1959'da Türkiye Gazeteciler Sendikası başkanlığı, 1960'ta Basın Şeref Divanı sekreterliği yaptı. 1961-70 arasında TRT'de açık oturum programları düzenledi. 1964'te Uluslararası Basın Enstitüsü yönetim kurulu üyeliğine seçildi. 1968'de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak ders verdi. 1972'de Türkiye Basın Enstitüsü başkanlığına getirildi1 Şubat 1979'da İstanbul'da bir suikast sonucunda öldürüldü.
Basının büyük acısı: Abdi İpekçi suikastı
12 Eylül öncesinin terör döneminde, birlik, beraberlik ve barış düşüncesini savunan yazılarıyla ön plana çıkan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979 akşamı gazeteden Nişantaşı'ndaki evine giderken otomobilinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Suikastın sanığı Mehmet Ali Ağca, 11 Temmuz 1979' da yakalandı. Ağca, 11 Ekim 1979'da yargılanmaya başladı. Ancak Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçırılan Ağca, 28 Nisan 1980'de gıyabında idama mahkum edildi.
Daha sonra 13 Mayıs 1981'de Vatikan Meydanı'nda Papa II. Jean Paul'ü vuran Ağca, İtalyan mahkemesince ömür boyu hapse mahkum edildi.
Ya suç ortakları?
Ağca'nın suç ortakları olarak Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Mehmet Şener, Yavuz Çaylan, Yalçın Özbey'in de aralarında bulunduğu birçok kişinin adı ortaya atıldı. Oral Çelik, Fransa'da yargılandığı mahkemede suçunu kabul etmesine rağmen, İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada beraat etti.
17 yıl sonra ortaya çıkan tanık Abdullah Yavuz, Çelik'i mahkemede teşhis edemedi. Abdullah Çatlı, Susurluk kazasında öldü. Cinayette adı geçen diğer kişilerin izine bile rastlanmadı.